Kıvırcık olduğundan her zaman kabarık saçlarıyla koşturan bir çocuk tanıyorum. Ne yaparsa yapsın o kabarık saçlar asla sakinleşmezdi. Annesi her sabah balkonda uzun uzun tarardı saçlarını. Bir tas suyu yanına alır, sanki haftalardır taranmayan o saçları önce bir güzel ıslatırdı. Yeterince ıslattığına inandığında karşı komşunun Almanya’dan gelen kardeşinin hediye ettiği siyah saplı, demir uçlu tarakla açmaya başlardı düğümlerini saçların. Islanan saçlar sakinleşip Almanya’dan gelen siyah tarağa karşı koyamazdı. Tarak saçların arasında gezindikçe bukleler belirginleşirdi. Tarandıkça saçlarının ne kadar uzun olduğunu görürdü çocuk. Annesi saçını iyice taradıktan sonra “Nasıl toplayayım?” diye sorardı. “Bugün örüp taç yapabilir misin anneciğim?” diye cevap verirdi her defasında. Yaz sıcağında sokakta koştururken saçları dağılırdı hemen. Asi saçlarını dizginlemenin yolu ise iki taraftan örüp taç yapmaktan geçiyordu.

Canım çocuk… Ne çok severim seni. Sadece saçları değildi dağılan. Gömlek giyinmişse o gün, mutlaka birkaç düğmesini kaybederek eve dönerdi. Etek giyinmişse birkaç çalıdan darbe alıp yırtılmaması imkânsızdı. Bu yüzden annesi temkinliydi. Yatağının üstünde yedek kıyafeti hazırda beklerdi. Maceradan maceraya koşan Kırpık, her an gelip yeni kıyafete ihtiyaç duyabilirdi.

Mahallenin arkasında buğday tarlaları vardı. Uçsuz bucaksız yemyeşil bir deniz gibi görünürdü tüm yaz boyunca. Rüzgârla birlikte savrulan narin başaklar, dalgalanırdı sanki. Başak denizini küçük bir vadiden geçen dere ikiye bölerdi. Derenin en coşkun yerinde heybetiyle güven veren kavaklar. Kavakların gölgesinde tek katlı, iki göz odalı bir ev. Küçük bir ahşap masa, iki sandalye. Masanın biraz ilerisinde odun kütüğü, üzerinde az sonra odun kırarken kullanılacak küçük bir balta. Eve ulaşılan patika yolda taşlar döşeli. Pencerelerde keten perdeler asılı. Evin kapısı ise her zaman açıktı.

Dereboyundaki o minik eve yazın başında mahalledekilerin tanımadığı biri taşınmıştı. Uzun boyluydu adam. Herkesin babasından büyüktü yaşı sanki. Traşlı yüzü ışıldardı her zaman. Krem renkli ceketine uygun hasır bir şapka takardı ama şapkanın altından kır saçları da görünürdü. Sol elindeki yüzük parmağı ise diğerlerinden kısaydı. Adı bu yüzden “Parmaksız Amca” olmuştu. Zaten gerçek adını da kimse sormamıştı. Kırpık ve arkadaşları o yaz Parmaksız Amca’nın sırrını çözmeye karar vermişti ya nöbetleşerek onu izlemeye başladılar.

Buğday tarlasındaki uzun başakların içine saklanan macera tutkunları, nereden buldukları belli olmayan dürbünle vadiyi gözetlemeye başlamıştı. Üç kişilik gruplar yapmışlardı. Gruptakilerden biri muhakkak sıkılıp mahalleye dönerdi. Kırpık ise dürbünle saatlerce evi izler, yanında getirdiği not defterine gördüklerini yazardı.

Saat: 13.20. Parmaksız Amca, elinde çay bardağı ve demlikle kavakların altındaki masaya oturdu. Masada bir de küçük kase var. İçinde şeker olmalı.

Saat: 14.30. Dere boyuna karşı taraftan bir adam geldi. Şapkası yeşil renkli. 

Saat: 15.30. Masaya birkaç tabak içinde yemek getirdi.

Saat: 16.00. Nöbet bitti. Acıktım.

Yaklaşık bir haftadır evi gözetliyorlardı. Dürbünle görebilecekleri kadar yaklaşıyorlardı eve. Başakların arasına saklanıp o evde neler olduğunu çözmeye çalışıyordu herkes. Nedense Parmaksız Amca’nın hareketleri hep aynıydı. Sabahları odun kırar, bahçesine ektiği sebzeleri sulardı. Kahvaltısını geç yapardı hep. Öğleden sonra muhakkak yeşil şapkalı arkadaşı uğrar, onunla çay içerdi. Akşamüzeri ise mahalleden geçme saatiydi. Her akşamüzeri aynı saatte bakkaldan öteberi alıp evine dönerdi. 

Bir gün mahalleden Aşkın’ın doğum günü partisi vardı. Ablası ona çikolatalı pasta yapıp tüm arkadaşlarını davet etmişti. Kutlamayı öğleden sonra yapacaklardı. Sabah nöbeti ise Kırpık ve ekibindeydi. Nöbet notları aynıydı.

Mahalledekiler artık ezbere bildikleri Parmaksız Amca’yı keşfetme nöbetini o gün erken bitirmişlerdi. Mahalleden Aşkın’ın doğum günüydü. Ablası Esengül ise tüm çocukların sevdiği o meşhur çikolatalı pastadan yapmıştı. Pasta mı güzeldi, eğlence mi vazgeçilmezdi bilinmez. Kimsenin aklına öğleden sonra Parmaksız Amca’yı izlemek gelmemişti.

Akşam saatlerinde mahallede oynamaya başlamışlardı. Yakartop, seksek, dokuztaş. Tüm oyunları sırasıyla oynarken Parmaksız Amca elinde tuttuğu çikolata dolu poşetle geldi. Herkese birer çikolata uzattı. Çocuklar birbirlerine bakıyordu, yüzlerinde “yabancılardan bir şey alınmaz,” tedirginliği. Mahallenin orta yerinde, güpegündüz onlara zarar veremeyeceğine karar verdiklerinden olsa gerek çikolataları aldılar. 

Parmaksız Amca, “Nöbeti aksattınız. Her gün akşama kadar izliyordunuz evimi. Ne oldu bugün? Erken ayrıldınız. Merak ettim sizi,” dedi.

Başakların ardına yeterince gizlenememişlerdi demek. Ne yapacakları şimdi?

“Uzaktan izlemeyin evimi, orası benim mahremim. Bir gün hep birlikte gelin, bahçeye bakarsınız,” dedi giderken.

Oyunu yarıda kestiler. 

“Bizi nasıl gördü ki?”

“Hem bizi görmüş hem de kaça kadar izlediğimizi bile biliyor. Kesin ajan bu amca.”

“Ya onu izlediğimiz için bize bir şey yaparsa!”

Hepsi tedirgin olmuştu. Parmaksız Amca’nın verdiği çikolataları yerken her kafadan bir ses çıkıyordu. O sırada Kırpık, “O zaman artık biz de takip etmeyelim. Hem her gün aynı şeyleri yapıyor. Ajan olsaydı anlardık,” dedi.

Bir diğeri atıldı, “İyi de bizi evine çağırdı. Gitmeli miyiz? Ya gittiğimizde bize zarar verirse?” diye sordu içlerinden biri. Öteki mırıldanarak cevap verdi.

“Sakladığı sır ne?”

Korkusuzlar da vardı içlerinde.

“Kaç gündür izliyoruz. Zarar verecek birine benzemiyor,” dedi biri. 

“Gidelim, ne olacak ki? Bizi fark etti sonuçta. Gidelim ve bakalım, belki evinde bir şey saklıyordur. Yoksa niye yalnız yaşasın ki!” diye atıldı Kırpık. 

“Kendimizi nasıl koruyacağız peki?”

O sırada Kırpık’ın çok sevdiği ama doğum günü hediyesi olarak Aşkın’a verdiği düdük akıllarına geldi. İki gruba ayrıldılar. Bir grup önden gidecek, evi de inceleyecekti. Bu bulunmaz fırsattı. Düdük bu grupta duracaktı. Tehlikeli bir durum olursa düdüğü çalacaklardı. Onlara gözcülük yapanlar da düdük sesi gelirse mahalleye koşarak yardım çağıracaktı. Planlar hazırdı. Artık evlere dağılabilirlerdi.

Ertesi gün öğle saatlerinde buğday tarlasında buluştular. Kırpık, gözcüler arasındaydı. Öncü grup ise filmlerden gördükleri sahnelerin etkisindeydiler. Yavaş yavaş yaklaştılar ağaçların arasındaki eve. Bahçeye girdiler. Kırpık’ın elinde çelimsiz bir sopa vardı. Korku ve heyecan içinde sarılmıştı sopaya. Güneş tepelerindeydi ve susamışlardı. Üstelik böyle zor bir göreve giderken kimsenin aklına su almak da gelmemişti. 

Öncü grup bahçeye gireli çok olmuştu. Düdük sesi de gelmemişti. Yoksa… Düdüğü fark eden Parmaksız Amca haberleşme aletini çimenlerin arasına mı atmıştı? Gözcüler ikiye ayrıldı. Birbirlerini cesaretlendiriyorlardı. Bir kısmı ailelere haber verip yardım çağrısında bulunmak için mahalleye gidecekti. Diğerleri ise eve yaklaşacaktı.

O sırada başakların arasında arkadaşlarını gördüler. “Oh çok şükür,” dedi herkes. Heyecanla gelenlerin etrafını sardılar hemen.

“Eee ne oldu anlatsanıza?” 

“Ya boş verin. ‘Satranç bilen var mı,’ diye sordu. Adı da Ahmet’miş. Bana ‘Parmaksız demeyin’ dedi.”

“Nasıl yani?”

“E işte bize ‘satranç turnuvası yapalım’ dedi. Sonra satranç tahtasını çıkarttı. Birkaç hamle gösterdi bize. Siz güneşte bekliyorsunuz diye döndük.”

Yok artık. Ajan değil miydi? Sıradan biri miydi? Günlerce yakıcı yaz güneşinin altında beklemelerinin karşılığı bu muydu? Tüm gizemi kaybolmuştu derede yaşayan Parmaksız Amca’nın. Herkes için Ahmet Amca olmuştu artık.

O yaz, herkesin anı defterine yazdığı onlarca macerası vardı. Kırpık’ın son macerası ise “Kırpık” olma hikâyesiydi. Aslında macera sayılmazdı ama anılarında bunun macera olarak kalmasını istiyordu. 

Genel içinde yayınlandı

Yorum bırakın